İşaretli yazıyı okutmak için tıklayın. Günaydınmilas.com GSpeech
MILAS
marketlerlogo2.png

twt-btn.pngfb-btn.png

videoana_246a7.png

giydirme1.gif

 

giydirmealt.gif

giydirmealt-2.gif

 
 
 
 
 
 

paylas2_0ca43.png
 
Duyarlılığını Göster Haberi Sen de Paylaş

ibrahim-aydn-150x150.jpgAziz müminler! Bir milletin ve toplumun temel taşı ailedir. Aile ana, baba ve evlenmemiş çocuklardan meydana gelir. Ailenin temeli meşru nikâhla, evlilikle atılır. Her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti aile yuvasıdır. Evlerimizi, yuvalarımızı İslâmî ölçülerle ve imanın ışığında kurduğumuz takdirde yuvalarımız bir cennet köşesi, saadet ve huzur bahçesi olur. Sağlam esaslar üzerine kurulan mesut yuvalardan meydana gelecek toplum da huzurlu olur.

ibrahim-aydn-150x150.jpg

Zaman en kıymetli sermayedir. Ömür sermayemiz gidiyor. Rüzgâr gibi uçuyor, su gibi akıyor. İnsan ise bu dünyaya yalnız güzel yaşamak, rahat ve safa ile ömür geçirmek için geldiğini sanıyor, aldanıyor. Hâlbuki ömür sermayesiyle burada ahiret ticareti yapmak, ebedî ve daimî bir hayatın saadeti için çalışmak lâzımdır. İnsanın dünya pazarına gönderiliş gayesi budur. Elimizdeki ömür sermayesi bunun için verilmiştir. Bilirsiniz ki: "İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder." Cenabı-ı Hak yoktan var ettiği ve dünyaya ticaret için gönderdiği insana her iki hayatı kazanmak için kısa fakat çok kıymetli bir ömür vermiştir. İnsan çok kere o sermayenin kıymetini bilmediği ve gaflet ettiği için tamamını bu fâni ve geçici hayata sarf ediyor. Hâlbuki ömrün, zamanın en az onda birini dünya hayatına, dokuzunu sonsuz hayata sarf etmek gerektir. Ezel ve Ebed Sultan, zamandan ve mekândan münezzeh olan Rabbimiz Asr Suresi’nde zamana kasem ederek şöyle buyuruyor:

"Zamana kasem olsun! İnsan zamanı değerlendirmede mutlaka zarar etmektedir."

Evet, insana her gün 24 saatlik bir zaman veriliyor. Bunun 23 saatini şu kısacık dünya hayatına sarf edip sonsuz ebedî hayatına bir saatini sarf etmeyen ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder, herkes anlar. Aklı başında, kalbi yerinde olan insan hiç olmazsa 24 saatin bir saatini namaza sarf eder; cennet biletini alır; kabre, haşre, ebede giden yolda perişan olmaktan kurtulur. 50 bin senelik yolu bir günde alır. Zamanın kıymetini bilen ihlaslı müminler sabahın seher vaktinde yatmaz, kalkar, abdest alır, namaz kılar, istiğfar eder, dua eder, Kur’an okur, zikir ve teşbih okur. O kıymetli ve bereketli zaman dilimini; saat, dakika ve saniyeleri seneler gibi kıymetlendirir. Her dakikası ebedî hayatı sümbül verecek bir tohum, bir çekirdek hükmüne geçer. Sahibine sonsuz hayatı kazandırır.

Aziz müminler! Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz bir hadis-i şerifte, "2 şey vardır ki, insanların çoğu onun kıymetini bilmezler: Sağlık ve boş vakit" buyurmuşlardır. Evet, Müslümanın 24 saatinde boş vakit bulunmaz. İlahî programla zaman tanzim edilmiştir. Günde beş vakit namaz kılan Müslümanın dünyalık işleri de güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır. 5 kilo sütü bir kaşık yoğurtla mayalarsak süt yoğurt olur mayalanır. Bozulmaz. 24 saatin 23 saatini 1 saat ibadetle mayalarsak 24 saat ibadet hükmüne geçer. Meşru dairede çalışanın uykusu da ibadettir. Günahsız geçen her ânı ibadettir. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü ahirete mal edebilir. İbadet duygusu içinde yaşayan mümin, fâni ömrünü bir cihette bakileştirmiş olur. Hz. Ali (ra) bizlere bu mevzuda şunları söylüyor:

"Dünya her an bizden uzaklaşmakta, ahiretse bize yaklaşmaktadır. Bunlardan her ikisini de tercih edenler vardır. Siz ahireti tercih edenlerden olun! Dünyayı tercih edenlerden olmayın! Bugün çalışma var, hesap yok! Yarınsa hesap var, çalışma yok!"

Ömrümüzün kıymetini bilelim. O büyük sermayeyi kahve köşelerin de, gıybet ve dedikodu pazarında, zararlı bir yola giren spor sahalarında boşuna sarf etmeyelim. Unutmayalım ki: insan hayatının her anından hesaba çekilecektir. Bize verilen bu fırsat, bu mühlet bir defaya mahsus tur. İmtihan saatlerini iyi değerlendiremeyen talebe, "Gelecek sene bir daha girerim!" diye ümit eder ve girebilir. Fakat eceli gelen insan bir daha dünyaya dönemez. İstese de ibadet yapamaz. CGS sınavını kazanmak için sürekli çalışmak şarttır. O sınav ki ara sınavı bütünlemesi yoktur. Tek sınavı vardır oda final. Onun için CGS (Yani Cennete Giriş Sınavına) "Çalışmak, kazanmak istiyorum!" diye yalvarsa da, o gafil ve tembel için yeni bir imtihan fırsatı yoktur. Biliniz ki, ömrümüz az, vaktimiz dar, yapacağımız işler ve vazifeler çok; boşa, oyuna, eğlenceye sarf edecek vaktimiz yoktur. Dünkü gün, geçen ömür elimizden çıktı; gelecek günlere kalacağımıza dair elimizde senet yok!

Öyleyse hakikî ömrümüz, bulunduğumuz gündür, saattir, dakikalardır. Hayat programımız Allah tarafından çizilmiştir. Müslüman sabah erkenden kalkar, güzel bir abdest alıp namazını kılar, namazdan sonra işine başlar. Öğle namazına kadar çalışır. Vakit girince tehir etmeden namazını kılar, ruhen gıdasını alır, az istirahatten sonra dünyalık işlerine ibadet niyetiyle devam eder. İkindi, akşam, yatsı namazlarını ilk vakitlerinde kılar. Günlük hayata namazla başlar, güzel bir şekilde namazla bitirir. Yatsı namazından sonra zamanını israf etmeden istirahate çekilir. Gece yarılarına kadar radyo ve televizyonun zararlı programlarıyla hayatını zehirlemez, vaktini öldürmez. Müslüman şuurludur, zamanın kıymetini bilir. Vaktini faydalı kitapları okumaya, okuduğunu hayatına tatbik etmeye sarf eder. Allah (cc) geceyi örtü, uykuyu dinlenme vasıtası, gündüzü de helâlinden rızkını temin etmek için çalışma zamanı yapmıştır.

"Evet, Bâkî-i Hakikî'nin muhabbet, marifet rızası yolunda bir saniye bir senedir. Eğer O'nun yolunda olmazsa bir sene bir saniyedir. Belki O'nun yolunda bir saniye lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi bir saniye hükmüne geçer. Ey insanlar! Fâni, kısa, faydasız ömrünüzü baki, uzun, faydalı, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır. Bâkî-i Hakikî'nin yoluna sarf ediniz! Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillah, livechillah, lieclillahnzası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları seneler geçer. Ey insan! Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut, ömrünün günleri mâdut ve her şeyin fânidir. Öyleyse şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki fâni olmasın. Baki şeylere sarf et ki, baki kalsın!" Ne mutlu ömrünü Allah yolunda sarf edenlere! Ne mutlu Allah yolunda devam edenlere…

İnsan bir otobüstür. Her otobüsün ise bir şoförü vardır. Fakat insan otobüsünde iki şoför vardır ki biri ruh, diğeri ise nefistir. İkisi birbiriyle devamlı çekişme ve kavga halindedir. O ben süreceğim derken, diğeri hayır ben diyor. Tabi kavgayı kim kazanırsa otobüsü o sürüyor. Evet, bu insan otobüsünün yolcularıysa kalp, his, akıl, sır gibi latifelerdir ki şoför nereye götürürse onlar oraya giderler. Ve insanın önünde iki yol var. Biri çok süslü, düz, güzel, fakat çıkmazlarda ve uçurumlarda olan bir yol, diğeri ise biraz meşakkatli, virajlı ama sonu çok güzel olan bir yol, işte nefis şeytandan aldığı dersle o yolun güzelliğine aldanıyor.

O halde nefse yolun güzelliğini değil yolun sonunu göstermek lâzımdır ki, o da ruha itaat etsin ve doğru yolu bulsun yoksa bu nefis insan otobüsü nün şoför koltuğunu bir ele geçirirse Allah muhafaza işte o anda insanı uçurumlara yuvarlayabilir. Bir kiracı ile ev sahibi arasındaki fark şudur; Kiracı oturduğu eve fazla bir masraf yapmak istemez. Hatta duvarına bir çivi bile çakmak içinden gelmez. Ev sahibi ise o evi güzelleştirir. İmar eder, her türlü masrafı yapar. Acaba kiracıya duvara bir çivi bile çaktırmayan, fakat ev sahibine evini baştanbaşa imar ettiren şey nedir? Evet, kiracı, oturduğu ev kendisinin olmadığından, nasılsa bir gün evden çıkacağını bildiği için bir şeyler yapmaz. Fakat ev sahibi evi kendi sinin mülkü olarak gördüğünden, orada daima oturacağını sandığı için o evi imar eder, güzelleştirir durur. Madem dünya evleri için durum böyledir. Acaba Dünya da bir ev değil midir? Bizlerde orada oturan kiracılar değil miyiz? Madem hepimiz kiracıyız ve şu Dünya bizim mülkümüz değil ve yakında buradan çıkacağız, öyleyse ev sahibi gibi davranmak, Dünyayı imar etmeğe çalışmak ve güzelleştirip bu kadar masraf yapmak akıl kârı mıdır? Rabbim şu Dünya evinde kirada bulunduğunu bilenlerden eylesin.

Ay değilse kim: Ay bize 380 bin km uzaklıktadır. Bu uzaklık bizim için çok önemlidir. Zira biraz daha yakın olsa basınç artacak, denizler kabaracak ve taşacak hatta damarlarımızdaki kan bile dışarı fırlayacaktı. Eğer uzak olsaydı, sular daha derinlere çekilecek, damarlarımızdaki kana varın caya kadar çekilme devam edecekti. Med ve cezir (gel-git) olaylarının dengeli olabilmesi, ayın bu durumuna bağlıdır. Bu dengede düzenli bir şekilde devam etmektedir. Ay bizi tanıyıp sevdiğinden ve bize karşı merhametli olduğundan dolayı bu dengeyi kurmuş olamaz. Çünkü ayda ne merhamet, ne şefkat, ne akıl, ne de kudret vardır. O halde bize merhamet eden, şefkat gösteren ve kudretiyle o dengeyi muhafaza eden kim? İnsan bir kalemdir

Her insan bir kalemdir. Ona verilen hayat ise o kalemin mürekkebidir. Hayat mürekkebi bitene kadar bir kitap yazar. Maksat o kalemle bir şeyler yazmak değil, güzel şeyler yazmaktır. O mürekkebi boşa harcamamaktır. Evet, hayat bittiğinde kitap tamamlanmış olur. Fakat kendi yazdığı kitabı okumadan bu dünyadan ayrılır. Ve o kitap tetkik edildikten sonra mahşer günü okunması için sağından veya solundan eline verilir. Ve “oku kitabını” denilir. O halde o kitaba, okuduğunda hoşuna gitmeyecek şeyleri yazma! Allah deseydi ki “Alın şu midenizi idare edin.” Biz daha mideye giren ilk lokmada ne kadar asit salgılayacağımızı bilemez, ya da ölçüsüz asit göndererek mideyi parçalardık. Peki, “Ya alın kalbinizi idare edin” deseydi? Kalbimizi elimizin arasına alıp dakikada 70 kez kan pompalamaya kalkışsak ne olurdu halimiz? Daha ilk idaremizde hayattan istifa etmek zorunda kalırdık.

Ya da “Cenabı-ı Hak alın şu akciğerinizi ve böbreklerinizi siz idare edin, temizleyin ve süzün şu kanınızı” deseydi? Evinde küçük bir odasını temizlemekten aciz insanoğlu kendi vücudundaki bu temizlik ve tasfiye işini asla yapamayacak, hayat çekilmez bir hal alacaktı? Sahi siz hangi aza ve organınızı yönetmeye talipsiniz? Gelin hiç talip olmayın. Ey insan! Sen kendini, kendine malik sayma Çünkü sen kendini idare edemezsin O yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp levazıma tını yerine getiremez sin. Öyleyse, beyhude ıstıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O Malik hem Kadirdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinat et; rahmetini itham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, sefayı bul. “Hem der ki: Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadir-i Rahimin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, Ona bırak; cefasını değil, sefasını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi ‘Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler de, pencerelerden seyret, içlerine girme.”

Er-Rahman Rahman: Bütün mahlûkatına sayısız nimetler ve rızıklar veren, onların ihtiyaçlarını gören ve yarattıkları hakkında hayır ve rahmet dileyen manasındadır. Şu âleme baktığımızda gözümüzle görüyoruz ki birisi var, yeryüzünü bir sofra yapmış, o sofrayı en leziz yiyecekler ile doldurmuş ve o sofraya bütün canlıları davet etmiş. Şimdi gelin hayalen bu sofralarda gezelim:

İşte hayvanatın sofrası! Bakın, her hayvana layık olduğu ve ihtiyaç duyduğu rızık veriliyor. İşte balıklar! Onları besleyen ne de güzel besliyor, rızıkları ağızlarına kadar konuluyor. Kim onları böyle zahmetsizce besleyen? İşte denizlerin dipleri! Karanlık, ıssız, acı bir su, kum ve çaresiz mahlûklar! Ancak hiçbirinin rızkı unutulmuyor, hiç biri aç bırakılmıyor ve ihtiyaçları mükemmel bir şekilde karşılanıyor. Kim onları böyle merhametle besleyip denizin dibini onlara Rahmanî bir sofra yapan? Ve o sofradan istifade edebilmeleri için gerekli cihazları onlara takan? İşte böcekler! Küçücük, zayıf ve acizler! Ama ne kadar da kolay besleniyorlar. Muhtaçlar. Güçleri yok. Kimi elsiz, kimi gözsüz, kimi ayaksız… Ancak ihtiyaçları ve rızıkları ellerinin yetişmediği yerlerden ne de mükemmel veriliyor. Kim, bu acizlere merhamet edip ihtiyaçlarını gören? İşte âciz ve merhamete muhtaç yavrular! Rızıkları umulmadık ve ellerinin yetişmediği bir yerden, münasip bir vakitte ve ihtiyaç nispetinde onlara veriliyor. Yardımlarına koşuluyor. Hâlbuki ihtiyaçlarının yüzde birini karşılamaya kendi güçleri yetmez. Demek onların ihtiyacını bilen, onları merhamet ve şefkatle besleyen perde arkasında birisi var. Kim bu zat? Cevabı Kur’an versin: “Yeryüzünde rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur. O, onların karar kıldıkları yerleri de emaneten durdukları yerleri de bilir. Onların hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Hud, 11/6)

Ve Rahman’ın o sofrasından istifade eden diğer muhtaçlar! Şimdi de Rahman’ın sofrasında misafir olan bitkiler taifesine bakalım! Hayvanlara kıyasla daha aciz ve daha fakir! Ama acizliklerine binaen Rahman olan Allah onları daha zahmetsiz besliyor. Rızıkları ayaklarına gönderiliyor. Bazen oluyor sıcaktan ve susuzluktan feryat eden o bitkilere bir bulut ordusu ile imdat ediliyor. Güneş başlarında lamba ve soba, toprak altlarında mineraller ile dolu bir mahzen. Ciğerleri hükmünde olan yaprakları ile havayı teneffüs ediyorlar. Kim, bu bitkilerin feryadını işitip cansız mahlûkatın elleriyle onlara yardım eden? Ve şimdi bu Rahmanî sofranın en şerefli misafirine geldik! Sofranın kurulmasının sebebi, yeryüzünün halifesi ve Rahman olan Allah’ın has muhatabı olan insan! Bakalım şerefine sofraların kurulduğu insan için Allah neler hazırlamış ve Rahman isminin tecellisini o sofralarda nasıl göstermiş! Acaba Rahman olan Allah’ımız, rahmetinin bu kadar süslü meyveleriyle kendini bize sevdirmek istese. Mukabilinde insan ibadetle kendini O’na sevdirmese... Hem bu kadar türlü türlü nimetlerle muhabbet ve rahmetini gösterse... Mukabilinde insan şükür ve hamd ile ona hürmet etmezse bu insan, insan ismine layık mıdır?

Hâlbuki bütün bu nimetlerin ve Allah neler hazırlamış ve Rahman isminin tecellisini o sofralarda nasıl göstermiş! Acaba Rahman olan Allah’ımız, rahmetinin bu kadar süslü meyveleriyle kendini bize sevdirmek istese. Mukabilinde insan ibadetle kendini O’na sevdirmese... Hem bu kadar türlü türlü nimetlerle muhabbet ve rahmetini gösterse... Mukabilinde insan şükür ve hamd ile ona hürmet etmezse bu insan, insan ismine layık mıdır? Hâlbuki bütün bu nimetlerin veriliş sebebini Rabbimiz kitabında şöyle beyan etmiştir: “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların hoş ve temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin! Eğer yalnız O’na kulluk ediyorsanız…” (Bakara, 2/172)

                                                                        

ibrahim-aydn-150x150.jpg

Samimi insan özü ve sözü doğru olan insandır. Samimiyet kalbin, beynin ve dilin aynı şeyi söylemesidir. Sözler kalpten gelmelidir ki kalpler birbirine ısınabilsin. Sevgi ve dostluk kapılarının anahtarıdır samimiyet, kilitlerin şifresidir.

Kimi köprüler iki yakayı, kimi iki şehri, kimi iki ülkeyi, kimi de kıtaları birbirine bağlar. Hiçbir köprü zamanın yıpratıcı özelliğine karşı koyamaz; eskiyip güvensizleşir, yıkılır ya da kimse geçmez. Peki ya bizleri birbirimize bağlayan köprü? İşte o samimiyettir; o, kalpleri birleştiren en sağlam köprüdür.

Samimiyet, Allah aşkından kaynaklanır ve o aşk gibi belli bir sınırı yoktur. İmanın derecesine göre artar, arttıkça insana güç kazandırır. Ancak insan samimiyeti yitirdiğinde sahip olduğu gücü de yitirir.

İnsanın samimiyeti zorluk zamanlarında açığa çıkar. Bazı kişiler, Allah’ın “gizlinin gizlisini bilen” olduğunu unutur ve insanları aldattıklarını zannederler. Mazeretlerini sayıp dökseler de, yapmacık davranışları samimiyetlerini şüpheli kılar. Ancak Allah, “şahdamarından daha yakın”dır; insanın içinde bulunduğu ruh halini en iyi bilendir. İnanan insan, Allah’ın kendisini çepeçevre kuşatmış olduğunun bilincindedir ve her durum ve şartta dinin ve inananların çıkarlarını gözeten davranışlarıyla samimiyetini kanıtlar. Saftır, temizdir, kötülüklerden arınmıştır. Samimiyeti ve masumiyeti yüzünden okunur, davranışlarına yansır.

Yüce Allah’ın dünyada yarattığı deneme süresi boyunca insan pek çok hata yapabilir, kusurlu davranışlarda bulunabilir. İman eden insanın amacı bu hatalarından, kusurlarından, eksikliklerinden bir an önce arınarak Allah’ın rızasını kazanmak ve cennete yakışır bir ahlâka ulaşmaktır. Vicdan sahibi samimi insan, her türlü kötülükten ve eksiklikten kurtulmayı içten arzu eder, Allah’ın merhametini ve rızasını kaybetmekten son derece korkar ve O’nun sınırlarını aşmamaya çalışır. Yaptığı hatayı fark ettiğinde ise, Allah’tan bağışlanma diler, tövbe ederek O’na yönelip döner.

İçiyle dışı bir olan, kalbinde olanı sözlerine aynen yansıtan insan dürüst, açık ve net; kısacası samimi olması nedeniyle karşısındaki kişiye son derece güven telkin eder. Konuşması ve davranışları yapaylıktan uzaktır ve bu, diğer insanları da olumlu etkiler. Samimiyet kalbi hastalıklardan arındırır, bütün ruhlara şifadır.

Her şeyin başı samimiyettir, çok candan olmaktır, güzel huylu olmaktır. İnsanın derinliği olması ve o insanın içindeki derinliği keşfetmek çok güzeldir, yüzeysellik insanları mahveder. Günümüzde dünyada maddeci, suni, yapmacık bir yapı meydana gelmiştir ve insanlar kendi bedenlerini kendi elleriyle öldürmektedirler. Kendi sevgilerini kendi elleriyle yok etmektedirler.

Sevgi ve samimiyet bittikten sonra geriye adeta bir ceset kalır ve artık o zaman insan için çile günleri, acı günleri ve sürünme başlar. Gün boyu çalışır para kazanır, o parayla gider akşam yemeğini yer, biraz televizyon izler, dedikodu yapar, eşiyle tartışır ve uyur. Ertesi gün yine işe gider, yine çalışır, yine biraz yemek yer, yine biraz dedikodu yapar ve yine kavga eder. Kısacası, samimiyetsiz kişinin çile dolu bir hayatı vardır. İnsan, dünyada kendisini rahatlatabilecek olan şeyleri düşünürse, en zevkli ve en kolay şey olarak samimiyeti bulacaktır. Samimiyet insanın Allah ile bağlantısını çok güçlü hale getiren gücün adıdır. Ancak insanlar, genel olarak samimiyetle maddi yönden çok şey kaybederler, bu nedenle de mantıklarını kullanmayı tercih ederler. Örneğin, kişi doğruyu fark eder ancak dünyevi tutkularını tatmin amacıyla mantığını kullanır. Mantık insana çok şey kazandıracak gibi görünürse de, mantığını kullanan kişiler genelde sürünürler. Sürekli acı içinde, sürekli aşağılanarak ve eziyet içinde yaşarlar. Kısacası mantığını kullananlar, hep bir hayat mücadelesi ve boğuşma içindedirler. Çok şey kazanacaklarını zannederler ancak Allah orada gizli bir tuzak kurmuştur. Samimiyet de insana ateş gibi görünür, oysa insan içine girdiğinde, onun tertemiz su olduğunu anlar.

Samimiyet yaşandığında, zorluklar yaşanacağı ve insanı kayıplara uğratacağı zannedilir. Görünüşte kaybeder insan, ancak kaybettikçe kazanır. Örneğin, yardıma muhtaç bir yoksul görür, bolca para verir. Allah kat kat fazlasını nasip eder ve sağlık sıhhat olarak karşılığını alır. Ancak bir başka kişi mantığını kullanır, parasız kalma endişesiyle fakirlere yardım etmez. Cimrilikle elinde tuttuğu o parayı, hastalandığında hastane parası yapar, sağlığı için harcar.

Platon, “İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nelerdir?” sorusuna, “Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için para öderler. Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü, ne de yarını yaşarlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.” şeklinde cevap verir.

Kur’an ahlakı kişinin ancak samimi ve içten olması şartıyla gereği gibi yaşanabilir. İnsanın din ahlâkını yaşaması ve sonucunda da -Allah’ın izniyle- gerçek mutluluk ve kurtuluşa ulaşması, ancak Rabbine, kendisine ve diğer insanlara karşı samimi olmasıyla mümkündür. Çünkü gerçek anlamda iman, samimiyet zemini üzerinde gerçekleşir.

Kur’an’a göre insanları Allah katında değerli kılan özellik imanları, yalnızca Allah’ın rızasını amaçlayarak yaptıkları hayırlı, güzel işler ve kalplerindeki samimi niyetleridir.

Samimi insanın dünyevi hiçbir çıkarı, beklentisi olmaz. Rabbimiz sonsuz rahmetiyle imkânları insanların önüne serer. Allah kolayın en kolayını bize nimet olarak verir; samimi olmayı. Gerçek anlamda samimi olan insana, Allah ne yapacağını, nasıl davranması gerektiğini ilham eder ve kurtuluş yollarını gösterir.

Sonraki

Ekran Alıntısı.JPG


Ekran Alıntısı.JPG

radyo-1_2c406.jpgradyo-2_bc756.jpgradyo-3_4e6a6.jpg

 

MILAS

1-e1392026716167.png

2-e1392027888224.png

3-e1392027941568.png

haberihbargf.gif

reklamsabit-icasagi.gif

Motorsiklet sürücüsü yaşamını yitirdi
Ata Ağaç ‘gelecek nesil’ için hasat edildi
“Osmanlıdan Cumhuriyete taşınan önemli bir yerel yönetim birimi”
Ukraynalı turist 7 bin 830 paket elektronik sigarayla yakalandı
Hazırlık maçında karşı karşıya geldiler
Yeni Milasspor U 16 takımı sezona iyi başladı
MSMMMO yöneticilerinden Milas Belediyesine ziyaret
Şehidin ismi mezun olduğu üniversitede yaşayacak

* Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem kullanılacaktır.

ihbarhatti_bddec.jpg

İşaretli yazıyı okutmak için tıklayın. Günaydınmilas.com GSpeech